search

Milas High School Campus

1 Modern eğitim kurumlarının kökeni Ortaçağ Avrupa’sına kadar gidiyorsa da, binlerce öğrencinin eğitim gördüğü ve zamanının uzun bölümünü geçirdiği şehirsi yapılanmalar (yerleşkeler) oldukça yeni bir olgu. En önemli ve eski örneklerini Anglo-Saxon dünyadan bildiğimiz kampüsler (Oxford, Harvard, U. of Penn, vb.) esas olarak bilginin üretiminin ve aktarımının kent yaşamından soyutlanmış, kendine özgü mekanlarda ve çevrelerde gelişebileceğini varsaymaktaydı. Her türlü bilimsel bilginin ‘felsefe’sinin ele alındığı üniversiteler, pratik bilginin aktarıldığı ve günlük yaşamla iç içe geçtiği eğitim kurumlarından ve farklı meslek okullarından kendilerini ayırıyorlardı. Günümüzün oldukça ayrışmış, özelleşmiş ve yeni teknolojiler ile bezenmiş üniversite disiplinleri söz konusu olduğunda, kent içine yayılan yüksek eğitim kurumları ve yalıtılmış kampüs üniversiteleri arasında hangilerinin daha avantajlı olduğu değişik etkenlere bağlı görünüyor. Öte yandan üniversite öncesi eğitim söz konusu olduğunda binlerce öğrencinin bir arada eğitim gördüğü kampüsler pedagojik ve mimari örnekler çağrıştırmıyor. Eldeki problemin çözümü için mimari bir model olarak üniversite kampüslerini referans almak doğru gibi görünse de, üniversite eğitimindeki farklılaşmaları, bunların mimarlık diline yansımalarını ve yetişkin bireyler olarak üniversite öğrencilerinin ve akademik kadronun gereksinimlerini düşündüğümüzde ele alınan model tam olarak amaca hizmet etmiyor. Ancak ABD’nin geniş ve yayılmış kırsal kesimlerinde birkaç bin öğrenciyi barındıran kamuya ait dört yıllık liseler mevcut ise de bunların eğitim ve öğrenci profilleri yarışmanın verili şartlarına ve Türkiye’nin özel koşullarına uymuyor. Mevcut durumda, bir yanıyla “Eğitim Kampüsleri” projesinin Türkiye’deki devlet liselerinin fiziki durumuna ve tek tip mimari özelliklerine bir alternatif oluşturması mümkün görünüyor. Kent içinde otoparklara dönüşmüş bahçeleri ve açık alanları, düzeysiz cephe ifadeleri, düzgün tasarlanmamış ışık, akustik ve iklimlendirme özellikleri ile bu liseler, bugüne kadar kamunun cılız kaynaklarıyla yapılabilen kimliksiz örnekler olarak Türkiye’nin her yerinde karşımıza çıkıyor. Eğer bu bir kriter ise, devlet liselerinin üniversite giriş sınavlarındaki başarısızlığının en azından bir kısmını bu fiziksel ortama bağlamak mümkün. Öte yandan Türkiye’deki kamu kurumlarının muzdarip olduğu törensel, hiyerarşik, biçimci, tektipleştirici ve biraz da militarist mimari organizasyonu liselerde de görüyoruz. İlköğretim öğrencilerinin daha geçen yıl tek tip önlüklerden kurtulduğu Türkiye’de, lise eğitiminin de nizamiyeden girilen, yüksek duvarlar ve parmaklıklar ile çevrili bir mimari düzenden kurtulması, öğrencilerin birer birey olarak kendilerini ifade edebileceği, özgürlükçü, ve otoriter olmayan bir biçime evrilmesi gerekiyor. Mimarlık, sunduğu yaşam senaryoları ile böylesi bir ortamı hazırlama kapasitesine sahip.

2 Kentleşmenin tarih yazımında önemli bölümlerden bir tanesi Batı Anadolu’daki antik Yunan yerleşimlerine, bunlar arasında da özellikle bir İyon kenti olan Priene’ye ait. Milet’li Hippodamus’a atfedilen Priene’nin ızgara planı, yüksek ve oldukça eğimli bir arazide birbirini dik kesen sokakların ve bu sokaklar arasında kalan adaların konutlar, ortak kamusal alanlar, tapınaklar, tiyatro, kent konseyi ve diğer yapılar tarafından nasıl örgütlenebildiğini gösteren, dünyadaki benzer modern kent planlarının yaklaşık 2400 yıllık bir öncülü sayılır. 12.000 öğrencinin kullanacağı Milas Eğitim Kampüsü’nü, Hippodamus’un antik dünya için öngördüğü ideal kent nüfusuna (10.000) yakın bir şehir olarak tasavvur etmek mümkün görünüyor. Konumu gereği de bu kampüsü adeta Milas’ın “Akropol”ü olarak görmek yerinde olur. İşlevsel ve demografik durumu göz önüne aldığımızda antik dünya ile olan bütün bu bağlantılar mimari analojilerden öteye geçemiyor olsa da; ister antik olsun ister çağımıza ait, kentlerle ilgili çok temel bir potansiyel mekan stratejisi üretebilmek adına hala önümüzde ciddi bir fırsat olarak duruyor: Bir kent, üzerinde süregiden yaşantı ile birlikte bir bütündür ve hiçbir zaman tam anlamıyla kurgulanamaz. Kurgulanamadığı gibi çoğu zaman da geçireceği dönüşümler öngörülemez bile. Kentleri bu kadar ilginç kılan şey temelde barındırdıkları bu çok parametreli öngörülemezlik hali olsa gerek. Kentten ve kent yaşantısından kopartılarak uzaklaştırılmış eğitim yerleşkeleri söz konusu olduğunda neredeyse her seferinde olağan kent analojileriyle karşılaşıyoruz: avlular, sokaklar, omurgalar, odaklar, merkezler, vb. Ancak bütün bu ‘kente öykünme’ çabaları, kullanılan benzetmelerle birlikte, sonuçta fazlaca hiyerarşik yapıda tanımlanmış yapı programını mekanlaştırırken ezilip geçilen, içi boşaltılan kavramlar ve samimiyetsiz araçlar halini alıyor. Öğrencileri içine hapseden geçirimsiz avlular, kalabalıkların kolay kontrolü için özenle boyutlandırılmış iç ya da dış sokaklar, tüm ortak alanların ve yapıların birer makine parçası gibi üzerine eklemlendiği ve işlevsel çeşitliliği oldukça sınırlı omurgalar ve bütün o diğer masum görünen kentsel benzetimlerin aslında modern görünümlü “panoptikon”lar yaratıyor oluşları ne acı…

3 Peki tüm bunlar haricinde elde tutunacak ne kalıyor? Kentin avlusuna, sokağına ya da hoşumuza giden başka bir parçasına değil de, kenti var eden mekânsal ilişkiler ağına öykünmek mümkün mü? Asıl önemlisi, eğer mümkünse öykünülen ilişkiler ağını verilen ihtiyaç programına göre eğip büküp, içini boşaltarak değersizleştirmek yerine, ihtiyaç programını öykünülen değerlere uygun biçimde uyarlamak olası mı? Önerimiz temelde ihtiyaç programını alan bazında sağlamakla birlikte, programın dayattığı hiyerarşik ilişkiler ağına alternatif olabilecek bir mekan kurgusu ortaya koyuyor: Bu yerleşkede dersliklerin açıldığı uzun koridorlar, koridorların eklemlendiği geniş akslar, alleler yok. Daha ölçekli, daha geçirgen, daha sıcak bir yer burası. Alt kat, üst kata benzemiyor; daha doğrusu hiçbir kat bir diğerine benzemiyor. Hatta en doğru ifadesiyle, ‘kat’lar yok bu yerleşkede. Burası üzerinde bulunduğu topografyayla kavga etmiyor, aksine onunla uzlaşıyor. Buradaki kurgu büyük binalar ve arta kalan peyzaj alanlarından ibaret değil. Aksine, yerleşkenin tümü yapılar ve peyzaj alanlarının iç içe geçtiği bir dokuya işaret ediyor. Bu kampüste yön bulmak çok kolay değil; bir yerden bir yere gitmek de öyle. Ama keşfedilmeye açık. Her seferinde başka bir yol deneyebilirsiniz. Bu sefer avludan geçersiniz, bir sonraki sefer sokaktan yürürsünüz; size kalmış. Burası kişiselleştirebileceğiniz bir yerleşke. Başkalarının tanımladığı gibi değil, dilediğiniz gibi yaşayabilirsiniz burada. Öğrencilerin kendilerine maledebileceği kıyılar, köşeler ve arkadaşlarına randevu verebileceği saçak altları ve ‘adresler’ mevcut. Oldukça kompleks ilişkiler ağında sosyal gurupların ve alt gurupların oluşumuna imkan veren mekan parçaları bu yerleşkenin özelliklerinden bir tanesi. Burada kullanıcısına hükmetmeyen bir mekan var. Kullanıcısına rağmen var olan değil, kullanıcısının var ettiği bir yer burası.

Details

TypeInvited Competition │3.rd Prize
Year2013
LocationMuğla │Turkey
ClientMinistry of Education
Area110.000 m2
TeamTamirci Architects + steb │Can Tamirci │Evren Başbuğ │Hüseyin Komşuoğlu

Share it on your social network:

Or you can just copy and share this url